Bir Sanat Dalı Olarak Heykel

Heykelcilik, var olan canlı varlıklar veya eşyaların maden ve benzeri malzemeler ile temsil edilmesi sanatıdır. Genişlik derinlik ve yükseklik denilen üç unsur heykel sanatının olmazsa olmazlarıdır.

İlk biçimselleştirme ile bir sanat olan heykel, bazı işlemler sonrasında biçimlerden tip haline gelirler. Pürüzsüz bir yüzey üzerine uygulanarak kabartmalar engeller meydana getiren heykeltıraşlar, bu kabartmaları derinliklerine göre alçak ya da yüksek kabartma olarak adlandırırlar.

Bu tip heykellerden farklı olarak, tam oyma da denilen kabartmanın biraz daha üstünde olan bir teknikle yapılan heykellerin varlığından da söz edilebilir.

Sanat dalları arasında bir sanat olarak heykel, imkânsızı ellerinizin arasına bırakarak imkânlı hale getirip istenileni kişiye sunar. Sanatçının diğer nesneler üzerine arzularını ve yorumunu yansıtan heykelcilik, tarihte dinsel açıdan da çeşitli niteliklere sahip olmuş bir sanat dalıdır.

Heykelciliğin Gelişimi

Heykelcilik tarihindeki ilk örneklerini M.Ö. 35.000 ve 8000 yılları arasında veren heykel sanatının ilk örneklerinde, hayvan ve kadın figürleri yüzey üzerinde veya yüzey üzerinden ayrılmaksızın fildişi ve kil kullanılarak yapılmıştır.

Heykel sanatının en eski örneklerine Akdeniz kıyısındaki ülkelerde rastlanmıştır. Eski Mısır uygarlığında heykellerin dinsel bir nitelik taşıdığını da açıkça görmekteyiz.

Kültürlerin değişmesi ve genişlemesi ile beraber İtalya’da yeni bir düşünce hâkim olmuştur. Bu yeni akımda dünyanın odak noktası insandır. Dinsel amaç bir tarafa bırakılıp, heykelcilik artık insan figürünün muhteşemliğini sergilemesi açısından ön plana çıkmıştır. Donatello, Michelangelo gibi ön plana çıkmış sanatçılar bu akımı zirve noktaları olarak görülmektedir.

Dünya üzerinde heykelcilik geçmişinin büyük bir kısmı klasikler ile beraber ortaya çıkmıştır. 13. yüzyılda heykeller sanatçının gözünden yaratılmaya başlanmış ve kendi özgürlüğüne kavuşmuştur.

14. yüzyılla beraber insan sanatçılar tarafından iki farklı şekilde ele alınmıştır. Bir tarafta insan, realist bir bakış açısı ile gerçekçi taraflarıyla heykele yansıtılırken, diğer yanda insan hareketli ve doğaüstü bir unsurmuş gibi imkânsızlaştırılarak temsil edilmiştir.

17. yüzyıldan günümüze kadar kendini hep geliştiren bu aşamalar sonucunda heykel, kendi ulaşabileceği sınavları kaldırarak öz kimliğine dönmüş, görkemli boyutlar ve süslemelerden modern minimalist örneklerine kadar çok farklı bakış açılarıyla birlikte yorumlanmıştır.